|
|
| |
|
|
| |
Ocak Ayı Kitapları
 |
Dört Kapı Kırk Eşik
İslâm Toplumlarında Sûfî Gelenekler ve Derviş Tipleri
Süleyman Uludağ
Kasım 2009
Tasavvuf İslâm tarihinin bütün dönemlerinde müslüman toplumların en yaygın ve etkin temayüllerinden, anlama ve yaşama biçimlerinden biridir. Aslında her dinin hatta her ideolojinin bir mistik tarafı ve buna göre şekillenip gelişmiş mistik tipleri vardır. Zühd, tasavvuf ve tarikat dönemlerinden geçerek gelişen ve kendine mahsus bir kavramlar dünyası, bir nazariyat inşa eden, peşisıra kurumlaşan İslâm mistisizmi tasavvuf, irfan ve işrakîlik adları altında İslâm düşüncesinin ana damarlarından biri olmuştur. Zahid, mutasavvıf, mürid, derviş, sûfi, abdal, şeyh, mürşit, kutup, melâmi, ehl-i tarikat, sultan, çelebi, dede, pîr, baba, hurufî, veli, bektaşî, ahi, rind, kalender, evliya, ârif, meczup, âşık, mecnun... gibi hem tasavvuf kitaplarında hem de edebiyat başta olmak üzere İslâm kültür alanlarının hemen hepsinde rastladığımız tipler İslâm tasavvufu ve tarikat kültürünün ortaya çıkardığı büyük bir zenginliğin ve derinliğin işaretleridir.
Süleyman Uludağ’ın bu eseri, hangi ad altında ortaya çıkmış olursa olsun ve hangi nitelikte bulunursa bulunsun; tarih boyunca müslüman toplumlarda ortaya çıkan başlıca tasavvufî hareketleri ve bunların tiplerini tasvir etmek, değerlendirmek maksadıyla kaleme alınmıştır. Bu yönüyle tasavvuf ve edebiyat başta olmak üzere İslâm ilimleri, kültürü ve sanatlarıyla ilgilenecek herkesin müstağni kalamayacağı özelliklere sahiptir.
|
 |
MİLLİYETÇİLİĞİMİZİN TEMEL FİKİRLERİ
Cahit Okurer
Kasım 2009
Cahit Okurer’i otuz dokuz sene önce tanıdım. O zaman Yüksek Muallim (Mektebi) talebesi idi. Öğretimin ve üniversitenin ruhlara gaye ve emel aşılamadığı bir çevrede ideale susayanlardandı. Edebiyat Fakültesi’nin ruh vermek şöyle dursun, edebiyatı da sevdirmeği bir neslin arasında aç ruhuna sindirecek dâva arıyordu. Asil ve nazik tavırlarının gizlediği iştiyak, büyük mesuliyetleri yüklenecek bir varlık olduğunu gösteriyordu. Yalnızlığı kendisine yeterli olabilecek ve büyük hareketlere atılacak gibi görünüyordu. Merhum Remzi Oğuz Arık’ın o zaman önder olduğu Anadolu dâvasına gönül verenlerin arasına, iddiasız ve gösterişsiz, sade samimiyet taşıran karakteriyle karıştı. Şahsını ve menfaatı dâvaya feda edebilen halleriyle çevresi onu kolayca bağrına bastı. Onu Millî Mücadele’den Cumhuriyet’e geçişteki büyük uçurumu anlayamayan bir gençliğin arasında tanımıştık. Remzi Oğuz’un ateşli o âşık şahsiyetinde dâvanın kutsallığını kavradı. İyi bildi ki kendinden istenen şey, idealden realiteye, fikirden harekete geçerken fire vermemek, öncekilerin açtığı uçurumu bir daha yaratmamaktı. Cahit, bu taahhüdü nümayişsiz ve karşılıksız, en asilâne kabul edenlerdendi. Ruhunun büyüklüğü, hareketlerindeki tevazudan taşıyordu. Hizmet ehli bir insan olduğunu az zamanda tanıttı. Bakışlarında, menfaat arayıcı gerçeklere tenezzül etmeyen cömert bir asalet vardı. Gerçekten kendisine emanet teslim edilebilecek bir insandı. (Nurettin Topçu 1973)
|
 |
İsmail Hakkı Akın Hatıra Kitabı
Hazırlayan: Mustafa Kök
Kasım 2009
1960’lı yıllarda, hemen hemen tamamı üniversiteli bir gençlik, kendine uygun zeminler arıyor, DP’nin on yıllık iktidarı döneminde içi doldurulamayan, fikir ve kültür konularına ciddî ve kalıcı çözümler, karşılıklar bulmaya çalışıyordu. Bunları yapabilmek için; iyi yetişmek, yabancı dil bilmek, dünyadan haberdar olmak gerekiyordu. İ. Hakkı Akın ufku ve yapılabilecekleri ilk görenlerdendi. Hukuk öğrenimi sırasında geniş bir çevre edinmiş, kendini çok yönlü yetiştirmiş, Kütahya Lisesi’nden mezun olmasına rağmen bir “kolejli” kadar Fransızca öğrenmişti. Günümüzdeki avukatlıkta “ihtisaslaşma” o yıllarda yokken, bir avukat her konuya bakarken, o uzmanlaşacağı sahayı tespit etmişti. Doktora yapmak istiyordu. Devlet Planlama Teşkilatı’nda çalışması ufkunu açmış, dünyayı daha yakından takip eder olmuştu. Münasebetlerinde ve konuşmalarında ölçülü, yerine göre de mesafeli idi. Ama her zaman nazikti. Planlı, hesaplı, düzenli bir çalışma disiplini vardı. Kalabalık topluluklarda, duruşu, fiziği ve konuşmaları ile hemen seçilirdi. Dar, hizipçi çevre ve kişilerden uzak durur, birbiri ile irtibatlandırmada zorluk çekilebilecek çevrelere, kişilere açılmayı tercih ederdi. Akılcı, gururlu, prensip sahibi ve metodikti. Onu tanıyanlar, onun geleceğinden çok umutlu idiler. İ. Hakkı Akın, önemli teklifler almasına rağmen bürokraside kalmak, siyasete girmek istemedi. İlk başlarda akademik hayatı ister gibi idi, sonra ondan da vazgeçti. Hukukçu kimliğine önem verdi. Daha sonra ısrarla ticaretle uğraştı.
|
 |
TÜRK DÜŞÜNCESİ I
KÖKENLER
Ayhan Bıçak
Kasım 2009
Toplumsal sorunların altında ezilmemek için, sorun çözme yeteneğinin geliştirilmesi ve buna bağlı olarak teorik düşünce üretebilme becerisinin toplumsal şartlarının neler olduğu sorusu ile Küresel Medeniyet’in içinde toplumsal varoluşumuzun sürekliliği nasıl güvence altına alınır sorusu, Türk Düşüncesi 1 Kökenler ve Türk Düşüncesi 2 Kaygılar adlı iki ciltlik bir çalışmanın ortaya çıkmasını sağlamıştır. Türk Düşüncesi 1 Kökenler adlı bu çalışma, esas olarak, şu sorular etrafında şekillenmiştir: 1- İki bin yıldır varoluşlarını sürdüren Türklerin evren tasavvurları, temel değerleri, gelenekleri ve kurumları nelerdir? 2- Türk düşüncesinin ilk döneminin (İslâm Öncesi) temel değerleri, gelenek ve kurumları, İslâm Medeniyeti çerçevesinde varoluşlarını nasıl sürdürmüşlerdir? Nasıl dönüşmüşlerdir? 3- Toplumsal sorunların çözümüne yönelik teorik düşünce üretemememizin nedenleri nelerdir? 4- Türk tarihinin son bin yılını çok büyük ölçüde belirleyen İslam Medeniyeti’nin temel değer ve kurumları nelerdir? 5- Osmanlı Devlet dönemi devlet anlayışı hangi temeller üzerine oturmuştur. 6- Osmanlı dönemi düşünce üretiminden sorumlu kurumlar ile gelenekler nasıl bir yapıya sahiptirler? Sıralanan bu sorular, tarihsel sürece bağlı olarak Türk düşüncesinin kökenleri ile genel yapısını, dayandığı değerler, kurumlar ve gelenekler çerçevesinde incelenmesini sağlamıştır.
|
 |
Yeni Bir Siyaset Felsefesinin Peşinde
NICOLAS TENZER
Ekim 2009
Veled Çelebi’nin Konya’dan İstanbul Bahariye Mevlevîhanesi’ne varan yolu… Galatasaray Mevlevîhanesi’nde ve Sultan Reşad tarafından getirildiği Konya Mevlâna Dergâhı postnişinliği… Konya postnişinliği esnasında I. Dünya Savaşı Suriye Cephesi’ndeki askerlerin maneviyatını artırmak üzere kurulan Mücahidîn-i Mevleviyye Taburu’na padişah iradesiyle kumandan tayin edilmesi… İttihat ve Terakki’nin hükümetten uzaklaştırılmasıyla Sultan Vahdeddin’in “post”a Abdülhalim Çelebi’yi getirmesi ve Veled Çelebi’nin görevden alınması… Şûrâ-yı devlet azalığına seçilmesi… Millî Mücadele hareketine katılması… Ve nihayet yeni hükümette yirmi yıl milletvekilliği yapması… Saray ve tarikat çevreleri arasında geçen çalkantılı seneler ve şeyhlikten mebusluğa giden bir “seyr-i sülûk”… Bu sıra dışı “Meşrutiyet devri Çelebisi”, İttihatçıların, Sultan Reşad, Yusuf İzzeddin, Abdülmecid ve Selim’in izzet u ikramına, “Mevlâna’dan başka hiçbir çelebinin mazhar olmadığı iltifata” nail oldu. Yakın dönem Türkiyesi’nin siyaset ve tasavvuf hayatına Şeyh Efendi’nin penceresinden bakmak için buyurun…
|
 |
ADALET GÖZET
YARGI SİSTEMİ ÜZERİNE BİR İNCELEME
DERLEYEN: Seda Kalem
Ocak 2010
Yargı sisteminin işleyişine ilişkin değerlendirmelerde, vatandaşın bu sistem içerisinde nasıl bir rol oynadığı, adliyelerin ve mahkemelerin vatandaşa hizmet etmekte ne kadar başarılı olduğu, vatandaşların yargı sistemi hakkında ne bildiği ve bu bilgileri nereden edindiği gibi sorular genellikle gözden kaçmaktadır. Davaların uzunluğu, artan iş yükünün ortaya çıkardığı sorunlar, hâkim ve savcı sayısının azlığı gibi konular, yargının işleyiş aksaklıklarının genel çerçevesini oluşturmaktadır. Bu kitap, İstanbul Bilgi Üniversitesi İnsan Hakları Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi tarafından gerçekleştirilen Adalet Gözet projesinde elde edilen bulguların değerlendirilmesine dair farklı alanlardan araştırmacıların katkılarından oluşmaktadır. Bu kitaptaki katkılar arasında, Türkiye’de, vatandaşların mahkemelere yönelik algı ve tutumları; bir kamu hizmeti olan adalet hizmetlerinde performans kriterlerinin ölçülmesi; hesap verebilirlik; adalet hizmetlerinde insan hakları ve medyanın yargıya ilişkin haberleri yansıtma tarzı gibi konular yer almaktadır.
TURGUT TARHANLI SEDA KALEM ALİ ÇARKOĞLU GALMA JAHIC İDİL ELVERİŞ SİBEL İNCEOĞLU ASLI TUNÇ.
|
 |
Bir İktisatçının Tanıklıkları
Gülten Kazgan
Ocak 2010
Gülten Kazgan, yıllarını iktisat bilimine vermiş, bu alanda çok değerli çalışmalara imza atmış, binlerce öğrenci yetiştirmiş, ardında bıraktığı nice yıla rağmen tükenmeyen enerjisi ve coşkusuyla öğrencilerine ders veren bir bilim insanı. Bir İktisatçının Tanıklıkları, Gülten Kazgan’ın İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi birinci sınıfında öğrenciliğe başladığı Ekim 1946 yılından günümüze kadar uzanan dönemi kapsıyor. Kazgan, altmış yıllık dönemi, bir iktisatçı olarak geniş bir bakış açısıyla değerlendiriyor. Hem Türkiye’nin hem de dünyanın geçirdiği önemli değişimlerin birincil tanığı olan Kazgan, bu değişimlerin altında yatan iktisadi, sosyal ve politik güçleri ve çatışmaları geniş bir bağlamda anlatıyor.
|
 |
ÇATIŞMADAN UZLAŞMAYA
KURUMLAR, SÜREÇLER ve UYGULAMALAR
DERLEYEN: Nimet Beriker
Ocak 2010
Toplumsal barış ve uzlaşma, hem iç siyasette hem de uluslararası ilişkilerde Türkiye’nin gündemini en fazla işgal eden konudur. Uzlaşarak çözüm üretmek aynı zamanda demokrasi geleneğinin temel ilkelerinden biridir. Türkiye’nin birincil sorunları olan Kürt sorunu ve toplumsal çatışma, din devlet ilişkilerindeki kutuplaşma, Avrupa Birliği ilişkileri, Kıbrıs, Irak, Kafkasya’daki çatışma alanları, küresel-yerel çelişkisi, ailede, okullardaki şiddet, sağlık ve çevre konularında sürdürülebilir, adil, katılımcı politikalar oluşturulması toplumsal barış ve uzlaşma başlığıyla ele alınabilirse özgün ve kalıcı çözümlere ulaştırılabilir.
Nimet Beriker’in derlediği bu kitapta yazarlar yalnızca akademik bir çalışma olmakla kalmayan “Uyuşmazlık Analizi ve Çözümü”ne odaklanıyor. Kitapta, sorun çözme diplomasisinin kavramsal ve pratik araçları, çatışmaların incelenmesinde oyun-kuramsal modelleme, uzlaştırma amaçlı üçüncü taraf müdahaleleri ve meşruiyet olgusu, barış kavramının yeniden tanımlanması, paralel diplomasi ve etnik çatışmaların çözümünde çok yönlü yaklaşımlar konuları inceleniyor. Kitabın sonunda konuyla ilgili sunulan sözlükçe de, bu tartışmanın yeni kavramlarını dilimize kazandırmayı amaçlıyor.
|
 |
Kültür Politikaları ve Yönetimi (KPY)
Yıllık 2009
Serhan Ada
Kasım 2009
2010 senesi İstanbul için, şehrin Avrupa Kültür Başkenti olarak kendini göstereceği bir kutlama zamanı olacak. Bu da Türkiye'de Kültür Politikası ve Yönetimi Yıllık’ının bu ilk sayısını şehirlerdeki kültüre ithaf etmek için bir o kadar daha neden. Kitap, Türkiye, Hollanda ve Avrupa'nın her bir yanından yazarların deneyimlerinden yararlanıyor. Kent planlaması, şehir gelişimi ve yerel sanat üretimi çerçevesinde kültür politikasını ve kültür yönetimini ele alıyor. Hem Türkiye'de hem de Avrupa'da büyük ve küçük şehirler, kentsel sosyal zorluklarla başa çıkmak ve yerel yaratıcı potansiyeli ekonomik performansa teşvik amacıyla kullanmak için yeni bir ana faktör olarak git gide sanat ve kültüre ağırlık vermekteler. Tarihi, çağdaş ve asli yerel kaynakların mütevazı parasal imkanlara rağmen nasıl yaratıcı bir şekilde kullanılabileceği sorusu, bugün şehirler için kültür politikaları tartışmalarının temelinde yatıyor. Akademik analiz ve araştırmalar, bu tartışmalarda politika belirleyiciler, kültür yöneticileri ve sanatçıları uygulamada geçerli olacak çözümlere doğru yönlendirecek şekilde bilgilendirmek açısından zaruri bir rol oynamakta. Yıllık hem bu profesyonel çemberler arasındaki mevcut boşlukları doldurmayı, hem de Türkiye'deki ve Avrupa'daki politika araştırmalarını henüz yeterince keşfedilmemiş kentsel alanlar ve kültürel ufuklara doğru genişletmeyi amaçlamakta.
|
 |
TEORİDE ve UYGULAMADA
MAHALLİ İDARELER MALİYESİ
M. Kâmil Mutluer-Erdoğan Öner
Kasım 2009
Dünya’da kamu maliyesinin yeniden yapılandırılması ve özellikle kamu harcamalarının etkin ekonomik ve verimli kullanılması konusu 21. yüzyılda çok önemli bir hale gelmiştir. Bu alandaki teorik tartışmalarda özellikle şeffaflık, hesap verilebilirlik ve yönetişim en önemli başlıklardır. Birçok devlet kamu mali yönetiminin yeniden yapılandırılması konusunda önemli mevzuat değişiklikleri yapmıştır. Türkiye de mevzuat değişikliğine gitmiş ve 2003 yılında 1050 sayılı Muhasebe-i Umumiye Kanunu yerine 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu yürürlüğe girmiştir. Bu kanun, merkezi idare ile mahalli idarelerin mali düzenlemelerinde önemli değişikler meydana getirmiştir. 2005 yılından sonra da il özel idareleri, belediyeler, büyükşehir belediyeleri, mahalli idare birlikleri ve genel bütçe vergi gelirlerinden mahalli idarelere pay verilmesi mevzuatında değişiklikler olmuştur.
M. Kamil Mutluer ve Erdoğan Öner, bu çalışmasında kamuoyuna yeterince yansımayan mahalli idareler maliyesindeki değişiklikleri ele alıyorlar. Kitapta, mevzuatta yapılan değişikler hem teorik hem de uygulama düzeyinde inceleniyor. Türk mahalli idareler mevzuatına tarihsel olarak yaklaşan bu çalışmada yabancı ülkelerdeki mahalli idare uygulamaları ve mevzuatları da ayrıntılı olarak tartışılıyor. Performans yönetimi gibi mahalli idarelerde yeni olan uygulamalar da açıklanarak bu konudaki boşluğun giderilmesi amaçlanıyor. Bu çalışma sadece mahalli idare çalışanları için değil, kamu maliyesi ve mahalli idareler maliyesi dersleri okutulan fakülte ve bölümler için de temel bir başvuru kaynağı.
|
 |
Transition to Neoliberalism
THE CASE OF TURKEY IN THE 1980s
Galip L. Yalman
Kasım 2009
“State” and “market” have come to symbolise not only alternative strategies of capitalist development, but also rival premises upon which dominant classes in different capitalist countries have attempted to build hegemonic strategies so as to maintain various forms of the state and/or regimes. There is also a great deal of confusion about the nature of state-market relations, stemming from the fact that they are usually conceived as separately existing, if not always antagonistic, entities. Hence, there are diametrically opposite modes of explanations which purport to account for the same historically specific phenomena.
After a critical review of empiricist and subjectivist approaches which have provided the theoretical underpinnings of neoliberal hegemony since the 1980s, this book reiterates the indispensability of class analysis for a better understanding of the state and/or the market, and their interrelationship by adopting a critical political economy approach. Thus, the analysis of the relationship between state and bourgeoisie in Turkey is based upon a periodisation specific to the horizons of action for the agents concerned since the foundation of the republic until the end of the 1980s. Accordingly, it identifies the Turkish bourgeoisie as a significant determinant of the economic policymaking process having achieved its class unity in defining its interests at critical turning points.
|
 |
TÜRKİYE’DE İSLÂM, LAİKLİK ve MİLLİYETÇİLİK
TÜRK KİMDİR?
Soner Çağaptay
Ocak 2010
Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana geçen süreçte, sadece etnik köken olarak Türk olanlar değil, Kürtler, Ermeniler, Çerkezler, Boşnaklar ve Türk olarak tanımlanmış ve Cumhuriyetin kuruluş ilkeleri çerçevesinde, Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağıyla bağlı herkes Türk olarak kabul edilmiştir.
Cumhuriyet tarihi boyunca Türklük meselesi çeşitli olaylar ve konular etrafında sık sık gündeme gelmiş ve tartışılmış, olaylara neden olmuştur; fakat Türklük kavramının kullanımına dair en sorunlu dönemi içinde bulunduğumuz günlerde yaşıyoruz.
Dana evvel Islam, Secularism and Nationalism in Modern Turkey: Who is a Turk? adı altında yayımlanan ve Türkiye’de İslâm, Laiklik ve Milliyetçilik: Türk Kimdir? başlığıyla Türkçe’ye çevrilen bu çalışmasında Soner Çağaptay, Türk milliyetçiliğinin bir analizini yaparak, 20. yüzyılın başından günümüze kadar geçen süreçte Türk kimliğinin içeriğini oluşturan olguları değerlendiriyor. Çağaptay’a göre Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu kimlik sorununun aşılabilmesi, Türklük kavramının muhtevasının açıklanabilmesiyle gerçekleşecek ve bu da ancak Türk kimliğinin zaman içinde nasıl şekillendirildiğinin incelenmesiyle mümkün olacak.
|
 |
TÜRKİYE’DE YÜKSEKÖĞRETİM:
Karşılaştırmalı Bir Analiz
Talip KÜÇÜKCAN - Bekir S. GÜR
SETA Yayınları
Ankara, Haziran 2009
Yükseköğretime önem veren ülkelerde bilim, teknoloji ve insan gücü bakımından ciddi ilerlemeler kaydedilmiştir. Türkiye’de de toplumsal istikrar ve sürdürülebilir bir kalkınmanın gerçekleşmesinde üniversitelerden çok şeyler beklenmektedir. Ancak yükseköğretimimiz ciddi sorunlarla karşı karşıya olmasına rağmen, bu sorunlar, kapsamlı bir şekilde analiz edilmemiş ve çözüm odaklı çalışmalar yetersiz kalmıştır.
Ülkemizde yükseköğretim tartışmaları, çoğunlukla, siyasal ve ideolojik ayrışmaların ve iktidar kavgalarının yansıtıldığı bir çerçevede karşımıza çıkmaktadır. Tartışmaların bu çerçevede sürdürülmesi, yükseköğretimde yapılması gerekenleri gölgelemekte, ötelemekte ve esaslı bir iyileştirmenin önünü tıkamaktadır.
Çeşitli ülkelerin yükseköğretim sistemlerini ve Türkiye yükseköğretimini karşılaştırmalı olarak inceleyen bu çalışma, katılımcı ve eleştirel bir tartışma başlatmayı, yükseköğretimin yeniden yapılandırılması sürecinde neler yapılması gerektiği konusunda stratejik bir çerçeve sunmayı amaçlamaktadır. Çalışmada, fırsat eşitliği, esneklik, özerklik ve hesap verebilirlik gibi ilkelerin yanında, Yükseköğretim Kurulunun yeniden yapılandırılması, rektörlerin belirlenmesi, yükseköğretime giriş sistemi, üniversite ile toplum ve iş dünyası ilişkileri, eğitimde kalite ve rekabet konuları ele alınmıştır.
|
|
|
|
|
|
|
| |
|
|
|
|
|
|